Will to Power’ı okumaya yelteniyorum; üstadımdan ödünç alıcam, bendeki nüshaların çevirileri on para etmez, üstad kitabı veriyor vermesine de, beni odasında hırıltılı uyarmayı da ihmal etmiyor: “dikkat et şeytan doldurur mazallah”. Dolacağı kadar doldu beni revolver, patlamaya da kendimi bildim bileli meğilli – Ey Röckenli Kör, beni daha ne kadar çıkmaza sürükleyebilirsin ki ? “Pain is something different from pleasure – I mean it is not its opposite.” Olabilir bir kader kadar yakın bir ağız bunu söyleyen ve “modern sanatı tiranlaşma olarak okuman kadar beni özgürleştiren bir içim”. Saat olmaması gereken yerde durdu: tekstler arası asıyorum kendimi – dilimi yuttum ki sen dilsizliği değil, sağırlığı seversin ya da sabahlara kadar melodiler harlayıp, onları bir nöbetle tarihe gömmeyi, Satie bundan hep cesur geldi bana sonra Mahler’in “Çocuk Ölümü Şarkıları” korkakça. Saat yeniden nefes alıyor, senin tanrılar kılığında evime gelip, bir iki duble içtikten sonra uzunca küfredip, kaybolma vaktin. Beni büyütüp, sonra ezensin – gece vakti uzak ülkeden telefonların gelmemesi gerekiyor, sonra benim o telefonlara yalan söyleyerek cevap vermemem.
Defterlerinde yazdıkların kadar buruk bir metin var elimde EY KÖR…kağıda bulayıp, işi çıkmaza sokmak yerine bunu durdurup, tasarının bütüne dönüşememe olasılığından onu azad edebilirim. EY RÖCKENLİ KÖR; ikindiyi karşılıyacağım karşılamasına da bu kadar bölünmüş parçanın arasında bir şeyi ezmek sıkıntısı var içimde – göçebelerin ölçeğinde 8.7’lik bir sarsıntıyla kafatasım çatladı.
Yeryüzü Loutréamont satırları uyarınca güneşli, böyle bir gün hantallığından dem vurdum ya sana. Belki de “verdichtung” diye yontulan şeyin ta kendisi bu; parçaların arasında bir şeyi ezmeme ve buruk metin tasarısının amorfluğunu daha da sakatlayıp – onu zora sokma arasındaki absürd durumun çok yönlü yoğunlaşması; çivilemesi.
Peki diyorum Turgut Uyar olsa bununla nasıl baş ederdi; Akçaburgazlı Yekta gibi bir halim var (birilerinin yarı güneşli gününe, bir parça karanlık getirdim dilimle, el yazımla, sesimle; bölünmez bir bütün “birey” olarak – ne diyeceğim ben şimdi Yekta’nın aşık olduğuna; Bak sevgilim; güneşin altında kavrulucaz, terli terli tırmanıp yamacı arkamızı döndüğümüzde, kundaklandığını görücez kentimizin…sen bileklerimdeki kanı yalayarak temizleyeceksin, ben yüzünün güzelliğini afyon bilip sakinleşicem…Bu işte yaptığımız, koca bir imparatorluk düşerken – birbirimize gelmemiz, belki de baştan doğacız kim bilir?…) – ondan diyorum ya Uyar olsa bununla nasıl baş ederdi; belki de gelişi güzel vurup başından savar, belki de uzun uzadıya günah çıkarır kendini bununla telkin ederdi.
Bunun verdichtung’le ne alakası var (mı) – ben derim ki Uyar; hiçbir şeyden sıkılmadı, varolmaktan sıkıldığı kadar – kitabı açıp bir daha okuyorum, kuşbakışı- verdichtung burada devralıyor sözü; bölünmez bir bütün “birey” olarak kalakaldım, sıkıştım.
Zorluyorum, buruk metin tasarısı kim kimi alt edecek; hangimiz hangimizin Kaishakunin’i olacağız ya da sapasağlam bu işten sıyrılıcağız?
Korkmadan daha da açtım şimdi kendimi, teşhir ettim ellerimle, saklayacağım ne var…neden örtüneyim ki aranızda…kendi ellerimle arşınladım bu hiyelogrifi, kendi arzum ve korkumla geçirdim bu nöbeti…neden örtüneyim ki, bilemeyeceğiniz, tadamayacağınız ne fazlam var olgularla temasımda…örtündükçe hapsolmak lüzumsuz…
Yeri geliyor, sayfalarca yazı yazmış olmaktan sıkılıyor insan, her biten metin beraberinde bir iğretiyi de getirir, okuduğum bir çok yazanda bu güdü var mıdır bilmem ama yazdığım bir metni gün ışığına çıkartmadan, Benjamin’in kulaklarını çınlatarak onun aurasını ortadan kaldırmadan, metni yoketmek ben de olağan bir durum.
Şimdi yazdıklarımın ya da bestelediklerimin işlevini düşünüyorum; olsa olsa dışavurduklarımın işlevsellikleri benim zihnimden düşüp, kafamı rahat bırakmalarıyla sınırlı…Tüm bu dışavurduğum yazılar – besteler, kendi çağıma ve varoluşa olan tanıklığım ile benim kaybolmuş zaman ve nesnelere olan iflah olmaz arzumun deneysel tahlillerinden başka nedir ki ?
Şiiri bittiğinde Turgut Uyar az da olsa savar mıydı, sapasağlam sıkıntısını belki bir duble devirip de; Turgut Uyar içmeği severdi. Belki benim gibi kafası attıkça bir de sigara yakıp, biz neyiz diye soruyordu hep kendine, ala…
Ey Kör Röckenli; Turgut Uyar tipçe sana benzemez ama seni delirten şey onu da kemirenin bizzat kendisiydi. İstenç ve güç ya da güç istenci bunu erteleyebillir mi ya da durdurabilir mi?
Sen de umut var – senin boğulmanın sonunda evvelden tasarlanmış koskoca bir umut var, bundan ya hiçliği güle oynaya, yapıp – bozuyorsun, bak benim elimde yalama olmuş hiçliğine karşı – debi derya bir boşluk var – Turgut Uyar’ın bile bulaşmaya yeltenmediği.
