salı 00.57 – ve ölü cisimler doğar,
Bu dünyada huzursuz olup – düzeni benimsemeyen her insanın özündeki yongası şiddettir. Şiddet yakıp, yıkmayı, parçalayıp, yoketmeyi salık verir. Nazaretli’yi düşün çölde ilk açlık orucuna gidip, havarilerine döndüğünde elinde bir baltayla gelir; babasının tebliğini sevgiyle yaymaktan bahseden bu devrimci yahudi, bir anda babasının tebliğini ateşle yaymaktan bahseder, ateşle insan ırkını vaftiz etmekten. Çölde uzun süre aç kalmasının zihninde yarattığı bir tetikleme sonucu bu radikal fikiri değişimine kaymış olabilir ama yine de Nazaretli çobanın her huzursuzluğu bir şiddet çağrısını taşıyacaktır, her insan gibi.
Dirildiğinde mezarının başında Mecdelli Meryem ağlamaktaydı, Nazeretli’yi dirilmiş görünce şaşırır ona dokunmak ister ama Nazaretli, sevdiği kadına “Noli me tangere” der ”bana dokunma” neticede ölüp dirilmiş olan, artık bu dünyaya ait değildir ve Mecdelliye olan bağı da o ölümde sonlanmıştır. Onun dirim söyleminde bile açık bir şiddet var. Ben onun Budizmden aldığı sevginin bir parçası olmadım ama Nazaretliyle aramdaki sıkıcı analoji; ikimizin de özü tahrif edip, zangır zangır varolma tedirginliğinden haz almamızdır belki. Dışavurumlar benim müzemdir ve biz en azından ben kendi müzemi defalarca yakıp yıktım ve yakıp yıkmaya da devam ediyorum, edeceğim.
İnsan ırkı tarihle bağdaşık yaşamaktan dolayı sürekli çıkmazlara sürükleniyor, eskiyi hep maddesel ve zihinsel olarak canlı tutmaktan – uykuya daldığında kendi bilinçaltı çöplüğün tüm hiddetiyle sana karşı ayaklanıyor, eğer uyku gayyasında çektiğimiz azabın binde birini uyandığımızda hatırlamış olsaydık, hepimiz bir dakika bile vakit kaybetmeden çıldırırdık, bu karanlığa son verme dürtüsü çöreklenirdi damarlarımızda; ilk adam ilk kadını boğup, kendi özüne kıysaydı, bu saçmalıkların hiç biri yeryüzünde yüzyıllardır katlana katlana büyümeyecekti diye düşünenleri tanıyorum…
Uykuda bilinçdışı çöplüğünden kaçamıyoruz – o halde uyanıkken o bilinçadışının kapısını açabilecek emareleri sağ tutmak çok anlamsız; ben kendi müzemi defalarca yakıp yıktım ve yakıp yıkmaya da devam ediyorum, edeceğim sırf bu yüzden.
Eskinin hayaletleri aramızda dolaştıkça Kierkegaard’ın ölümcül hastalığı büyüyecek; eğer bu alem sefil bir varlığın bilinçaltı, bu gezegen bir teraryum ve içlerinde varolmak bedeni bir cehennemse; gidip bir fincan kahve yapıp, benliği kemiren, benliği zorlayarak doğan Galat”ı Meşrundan sıyrılmak farzdır. Heretik bir farzdır…
